Gilles'in Laneti
24 Ekim 1793 – Paris, Fransa
Göğü sekiz yerinden yaran gri kılıçlar, saplandığı yerden ağırca çekilmeye başladı. Turunç yaralardan süzülen ışık demetleri, gecenin paslı karanlığı altında gizlenen öfkeli bakışların perdesini kaldırdı. Ayaz dağılıyor, damarlar genişliyordu. Erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar üzerlerine siyah cübbeler giymiş, başlarını kapatmışlardı. Concorde Meydanı’nda ürkütücü bir sessizlik hâkimdi. Bodur hanelerin tepesinden süzülen bir kuzgun, meydanın ortasına kurulmuş olan platformun üzerindeki giyotinin tepesine konarak uğultulu bir çığlık kopardı. Hemen ardından kırbaçlar ve baldırlarındaki yanmanın hıncını çıkarırcasına zemine vuran atların toynak sesleri, kalabalığın kalbine kan pompalamaya başladı.
At arabaları platformun arkasında durdu. Platformun arka basamaklarından çıkan devrim muhafızlarının kırmızı şapkaları göründüğü an, meydandaki yüzlerce insan hayvani bir şekilde bağırmaya başladı. Muhafızlar el ve ayak bileklerine prangalar geçirilmiş olan Gilles’i çekiştirerek giyotinin ardına getirdi. İnsanlar Gilles için “Öldürün onu! Ölmeli! Büyücü! Yılan!” diyerek haykırıyordu. Muhafızlardan biri yerdeki ipi çekerek giyotini yukarı kaldırdı. Başka bir muhafız ise Gilles’in ensesinden tuttu ve boğazını giyotinin altındaki boyunduruğun arasına sıkıştırdı.
Pudralı beyaz peruğu, fırfır yakalı gömleği, lacivert cübbesiyle muhafızların arasından sıyrılarak Gilles’in sağ tarafına gelen Konvansiyon temsilcisi, kalabalığa karşı dönerek elindeki parşömeni okumaya başladı.
“Gilles Lavoisier… 37 yaşında… Sapkın fikirleri ile ulusun bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmaktan, terör eylemleri planlamaktan, Révolutions de Paris gazetesinde yayınlanan yazılarıyla özgür yurttaşları zehirlemekten dolayı konvansiyon kararı ile ölüm cezasına çarptırılmıştır. Ventose 23. Yasası gereğince idam cezası alan mahkûmun mal varlıklarına el konulmuştur…”
Rahip sözlerini henüz bitirmemişken, hararetli kalabalığın arasından kızıl saçlı bir kadın koşarak şarap varillerinin üzerine çıktı. Ses telleri yırtılırcasına “Şeytan!” diyerek büyük bir nefretle kükredi. İnsanlar hep bir ağızdan “Şeytan, şeytan, şeytan…” diye haykırmaya başladı. Konvansiyon temsilcisi başını Gilles’e çevirdi.
“Son sözün nedir?” diye sordu.
Gilles, suratını kaldırabildiği kadar kalabalığa doğru bakışlarını yükseltti.
“Günah şerbetini avuçlarımdan içiyorsun, beni biliyorsun, senin için varım! Buharlaşan şeyler elbet bir gün… Şüphesiz ki elbet bir gün yağmur olup üzerinize yağar!” diye bağırdı.
Rahip başını giyotinin ipini tutan muhafıza çevirdi ve gözlerini bir kez kırptı. Muhafız bir anda ipi bıraktı. Giyotin saldırgan bir köpek gibi Gilles’in kafasını gövdesinden ayırdı. Kalabalık orgazm olmuş, çığlıklar içerisinde kendinden geçerek inliyordu. Konvansiyon temsilcisi yere eğildi ve Gilles’in kesik başını saçlarından tutarak havaya kaldırdı. Gilles’in çenesi açıldı ve siyah dilinin altından kırmızı renkli küçük bir akrep sekerek platformun üzerinden yere düştü. Varillerin üzerine çıkıp “Şeytan” diye bağıran kızıl saçlı kadın, bu küçük ziyneti alıp göğüslerinin arasına sakladı ve meydandan uzaklaştı…
24 Ekim 2013 – İstanbul, Türkiye
Güz döneminin ilk günüydü. Amfide altmıştan fazla öğrenci olmasına rağmen alışılagelmemiş bir sessizlik vardı. Öğrenciler henüz birinci sınıf olduklarından dolayı, birbirleriyle tanışacak fırsatları olmamıştı. Amfiden içeri keçi sakallı, siyah gömlekli, kırmızı kravatlı, omuzlarına düşen dalgalı saçlarıyla dikkat çeken orta boylu bir adam girdi ve kapıyı kapattı. Öğrencilere bakmadan sınıf tahtasına döndü ve cebinden çıkardığı kalemle adını yazdı: Davut Manşinel. Ardından çantasını, kalemini masasının üzerine bırakarak sınıfa döndü.
“Tahtada adım ve soyadım yazıyor. Bu ismi unutmayın. Sevin veya sevmeyin, dört yıl boyunca beraber olacağız. O yüzden benimle iyi geçinmeye çalışın. Çünkü fakültenin arkeoloji bölüm başkanıyım. Ben girdikten sonra geleni derse kabul etmem ve yok yazarım. Ders esnasında söz almadan konuşanı, telefonu ile uğraşanı, uyuyanı hiçbir mazeret dinlemeden dersten atarım. Bana, diğer hocalarına, öğrencilere, üniversite çalışanlarına, kampüsteki kedi ve köpeklere herhangi bir saygısızlıkta bulunanı bu okuldan mezun etmem, haberiniz olsun. Bu dönem ise klasik arkeoloji kronolojisi dersinize ben gireceğim. Zamanla birbirimizi tanıyacağız…” dedi ve bilgisayarını projeksiyon cihazına bağladı.
Tekrar öğrencilere dönerek, “Türkiye tarihi eser bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Birçok esere ev sahipliği yaptığı gibi halen daha kazılarda yeni parçalar çıkarılıyor. Ancak kaybettiğimiz, koruyamadığımız, çaldırdığımız eserlerin sayısı yadsınamayacak kadar fazla. Bu durum benim her zaman içimi burkuyor. Size bu eserlerden bazılarını göstermek istiyorum.” dedi.
Bir slayt gösterisi açtı. Eserlerin fotoğraflarını öğrencilere gösterdi ve özet şeklinde hikayelerini anlattı. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerinin fotoğrafları ekranda belirdiğinde amfi sıralarının ortasında kızıl saçları ile dikkat çeken bir kız söz istedi.
“Hocam!”
Davut, sol el avucu tavana bakar şekilde açarak “Öncelikle ayağa kalk ve adını söyle. Umarım dikkate değecek bir şeyler söylemek için söz istemişsindir.” dedi.
Kız ayağa kalktığında boynundan göğüslerine sarkan kolyenin ucundaki kırmızı akrep Davut’un dikkatini çekti.
Kız, “Abella Lavoisier. Lise yıllarımda Louvre Müzesi’ne geziye götürüldük…”
Davut kızın sözünü keserek, “Fransız mısın?” diye sordu.
Abella, “Evet ama annem Türk. Hayatımın büyük bir bölümü iki ülke arasında geçti.” dedi.
Davut, “Evet, devam et.” dedi.
Abella, “Müzede Apollon ve Jüpiter heykellerini gördüğümde adeta büyülenmiştim. Öğretmenime bu eserlerin nereden çıkarıldığını sorduğumda, Türkiye’nin Fransa’ya hediyesi olduğunu söylemişti. Yıllar geçtikten sonra araştırdım. Türkiye bu eserlerin çalındığını iddia ediyor. Bu nasıl mümkün olabilir?” dedi.
Davut kaşlarını çattı ve “Otur.” dedi. Tahtaya yansıyan görseli göstererek, “Özellikle liman şehirlerimizdeki eserler büyük bir titizlikle kaçırılmıştır. Dönemin Avrupalı tüccarları, araştırmacıları Ege şehirlerimize gelerek Payava Lahdi, Zeus Sunağı, Aslanlı Mezar gibi devasa boyuttaki birçok tarihi eseri planlı bir çalışmayla, parçalara bölerek savaş ve yük gemileriyle kaçırdı. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri’nin nasıl kaçırıldığı net olarak bilinmiyor. Ancak yasal yollarla olmadığı kesin bir gerçektir. Türkiye olarak binlerce eserin iadesi için çaba gösteriyoruz. Bazıları geri gönderildi, bazıları için mücadele devam ediyor. Tarihi eserler, bulundukları toprakların geçmişine ayna tutar. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri’nin olması gereken yer, İzmir’dir.” dedi.
Davut’un aklı Abella’nın kolyesinde takılı kalmıştı. Derse odaklanamıyordu. Bu yüzden, “Arkadaşlar, bugünlük bu kadar. Haftaya herkese Türkiye’den kaçırılan tarihi eserler hakkında sorular soracağım. Bugün derste işlediklerimizi kesinlikle araştırın. Abella, odama gel.” diyerek kalktı.
Eşyalarını toplayarak amfiden dışarı çıktı. Abella yanlış bir şey yaptığını düşünerek korkmuştu. Ağır adımlarla hocasının odasına gitti. Kapı açıktı. Davut masasındaki konyaktan bir yudum aldı ve sigarasını yaktı. Ardından kapıda dikilen Abella’ya döndü.
“İçeri gel, kapıyı çek ve otur bakalım.” dedi.
Abella ürkek bir sesle, “Hocam, eğer yanlış bir şey söylediysem özür dilerim.” dedi.
Davut, “Kolyenin ucundaki akrep… Nereden buldun?” diye sordu.
Abella, “Aile yadigarı. Babama annesi vermiş. Ona da onun annesi. Kızım olursa ben de ona armağan edeceğim.” dedi.
Davut gözlerini kolyeden ayıramıyordu. Koparıp boynundan almak geliyordu içinden. Konyaktan bir yudum daha aldı. Arkasındaki dolabın kilidini açtı. Raflarda duran eski bir defteri çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
Ardından “Bak, bu defterin kapağında ne yazıyor?” dedi.
Yazı Fransızcaydı. Abella, “Le contrat lie ce qui y croit.” dedi.
Davut ise “Mukavele ona inananları ilgilendirir.” dedi. Davut ekledi: “Bu defteri bir kazıda buldum. Ancak açamıyorum. Kilitli. Eğer kilidinden başka bir şeyle açmaya çalışırsam, şu kilidin etrafındaki çelik mürekkep hazneleri açılır ve içerisinde yazan her şey mahvolur. Yıllardır bunun anahtarını arıyorum, ancak bulamadım.”
Abella şaşkın bir şekilde deftere bakıyordu. Davut defteri tekrar masanın üzerine bıraktı.
“Bugün benim doğum günüm. Çok yalnızım. Bu gece bana eşlik eder misin?” diye sordu.
Abella bir süre cevap vermedi. Böyle bir soru beklemiyordu. Ancak Davut’tan hoşlanmıştı.
Davut, “Her neyse, özür dilerim. Son zamanlar kafam çok do…” derken Abella araya girdi.
“Evet. Sizin yanınızda olmak isterim.” dedi.
Davut sigarasını küllüğe bastırdı ve “O zaman ne duruyoruz? Hadi gidelim.” dedi. Eski defteri de yanına aldı ve odadan çıktılar.
17 Ekim 1973 – Paris, Fransa
Çatıdaki boşlukların arasından sızmayı başaran bir yağmur damlası, tavanda bir süre bekledikten sonra Gilles’in burnuna düştü.
Gilles, “Abella! Sanırım yağmur başlıyor. Birkaç kap getirsen iyi olacak.” diye seslendi.
Duvarları yalayan mumların gölgesini endamlı silueti ile dolduran Abella, Gilles’in çalışma odasına girdi. Abella buruk bir sesle sordu:
“Bu gece de gidecek misin?”
Gilles, “Biliyorsun.” diye cevap verdi.
Abella, “Artık bana hiç dokunmuyorsun.” dedi.
Gilles, “İşlerim var.” diye geçiştirdi.
Abella elindeki kapları yere atarak odadan çıktı. Gilles defterine bir şeyler yazıyordu. Yağmur giderek hızlanıyordu. Birden kapı sertçe çalmaya başladı.
“Aç kapıyı Gilles! Orada olduğunu biliyoruz! Aç kapıyı!” diyerek kapıya vuruyorlardı.
Gilles endişelendi. Böyle bir durumla karşılaşacağını bildiği için defterindeki bilgileri korumak adına tuzaklı bir kilit sistemi tasarlamıştı. Defterini kilitledi. Boynunda kolye olarak taşıdığı kilidi kontrol etti. O sırada devrim muhafızları kapıyı kırıp içeri girmişlerdi.
Gilles, “Ne işiniz var evimde! Ne suç işledim!” diye bağırmaya başladı.
Muhafızlardan biri, “Neler planladığını biliyoruz. Mahkemeye çıkarılacaksın!” diyerek Gilles’in kolundan tuttu ve sürüklemeye başladı.
Gilles sürüklenirken Abella’nın elinde bir kese olduğunu fark etti. Abella hiçbir şey demiyordu. Bir heykel kadar hareketsiz, itiraf sakramentindeki bir günahkar kadar utanç içerisindeydi. Abella, Gilles’i satmıştı.
Gilles, “Tarih adımı elbet bir gün hatırlayacak. Sen ise bu son gördüğüm halinle, ucuz bir fahişe olarak anılacaksın Abella!” diye bağırdı.
Abella ise “Beni buna sen mecbur ettin!” diye nefretle cevap verdi. Yağmur durdu.
25 Ekim 2013
Cızırdayan plakta Neşe Karaböcek – Günün Birinde şarkısı çalıyordu. Davut pencereyi araladı. Islak toprağın kokusunu içine çekti. Abella yatak odasında uyuyordu. Telefonu oturma odasındaki koltuğun üzerinde kalmıştı. Davut kendisini tutamadı ve telefonu kurcalamaya başladı. Galerisinde bir erkekle yakın zamanda çekilmiş samimi fotoğrafları vardı. Mesajlara girdi. Profil fotoğrafında aynı adamın olduğu mesajları okumaya başladı. Bu kişi Abella’nın sevgilisiydi. Davut sinirlendi. O sırada Aleyna diye biri “Çaldın mı?” diye mesaj attı. Davut hemen kalkıp çalışma odasına gitti. Dolabın içerisinde gizlediği kasayı açtı ve defterin orada olmadığını fark etti. Hızlı adımlarla yatak odasına gitti. Abella’nın çantasına baktı. Defter çantadaydı. Telefonu Abella’ya fırlattı.
“Kalk seni küçük fahişe! Kalksana lan hırsız!” diye bağırdı.
Abella korkarak yataktan sıçradı. Ne olduğunu anlamadığı için, “Ne diyorsun sen be!” şeklinde karşılık verdi.
Davut, “Benim gibi kaç kişiyi idare ediyorsun! Sevgilinin haberi var mı yatağımda olduğundan?” dedi.
Abella, “Sen ne hakla benim telefonumu kurcalarsın!” dedi ve yataktan çıktı. Yerdeki kıyafetlerini toparlarken Davut kolundan tuttu ve yatağa geri fırlattı.
Abella, “Sen ne yaptığını sanıyorsun! Seni rezil ederim!” diye bağırdı.
Davut, “Benim defterimin senin çantanda ne işi var?” diye sordu.
Abella cevap vermedi.
Davut, “Bu amına koyduğumun defteri neden senin çantanda!” diye kükredi.
Abella, “Sadece…” derken Davut Abella’nın kolundan tutup kaldırdı.
“Yürü, karakola gidiyoruz. Orada anlatırsın derdini.” dedi.
Abella, “İmdat! Tecavüz ediyor! İmdat! Yardım edin!” diye çığlık atmaya başladı.
Davut, Abella’yı bıraktı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Abella susmadı. “Kimse yok mu? İmdat! İmdat! Kurtarın beni! Tecavüz ediyor!” diye çığlık atıyordu. Davut’un gözü tekrar Abella’nın kolyesine takıldı. Kolyeyi boynundan çekip aldı. O sırada komşular kapıyı çalmaya başladı. Davut kolyenin ucundaki akrebin kuyruğunu defterin kilidine geçirdi. Akrebi çevirdi ve defter açıldı. Kapının dışından sesler geliyordu.
“Davut! Neler oluyor? Polis çağırdık, aç kapıyı.” diye bağırıyorlardı.
Davut defterin içerisinde yazılanlara göz gezdiriyordu. Farklı semboller, çizimler ve yazılar vardı. Abella ayağa kalkıp kapıyı açmaya gidiyordu. Davut odanın kapısını kilitledi ve Abella’yı tekrar yatağa itti. Defterin orta sayfalarından birinde Fransızca olarak, “Yerde kırık bir vazo var ve herkes parmağını bana doğrultuyor.” yazıyordu. Davut defterin son sayfasını açtı ve yazılanları okumaya başladı. Abella çırılçıplak bir şekilde karşısında dikilmiş, kapıyı açmaya çalışıyordu. Davut defterin son sayfasında yazılanı sesli bir şekilde okumaya başladı.
“Solvunt pro eo quod fecerunt. Mala res. Ii qui mentitur. Siccantur sicut humus. Stulta est venia.”
Bunları söylerken Abella’nın cildi kurumaya başladı. Davut okumaya devam ediyordu.
“Supplicium eris. Exhibeberis!”
Davut başını kaldırıp Abella’ya baktı. Abella taşlaşıyordu. Gözlerinde büyük bir utanç vardı. Elleriyle kasıklarını kapatmıştı. O esnada polisler gelmiş, kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. Davut şok içerisindeydi. Polisler kapıyı kırmayı başarmıştı. İçeri girdiklerinde Davut hareketsiz bir şekilde duruyordu. Karşısında ise Abella’nın heykeli vardı…
30 Ekim 2013
Davut, Kültür Bakanlığı tarafından 220 yıllık Fahişe Abella heykelini bulduğu için ödüllendirildi. Heykel, İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmeye başladı.
Göğü sekiz yerinden yaran gri kılıçlar, saplandığı yerden ağırca çekilmeye başladı. Turunç yaralardan süzülen ışık demetleri, gecenin paslı karanlığı altında gizlenen öfkeli bakışların perdesini kaldırdı. Ayaz dağılıyor, damarlar genişliyordu. Erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar üzerlerine siyah cübbeler giymiş, başlarını kapatmışlardı. Concorde Meydanı’nda ürkütücü bir sessizlik hâkimdi. Bodur hanelerin tepesinden süzülen bir kuzgun, meydanın ortasına kurulmuş olan platformun üzerindeki giyotinin tepesine konarak uğultulu bir çığlık kopardı. Hemen ardından kırbaçlar ve baldırlarındaki yanmanın hıncını çıkarırcasına zemine vuran atların toynak sesleri, kalabalığın kalbine kan pompalamaya başladı.
At arabaları platformun arkasında durdu. Platformun arka basamaklarından çıkan devrim muhafızlarının kırmızı şapkaları göründüğü an, meydandaki yüzlerce insan hayvani bir şekilde bağırmaya başladı. Muhafızlar el ve ayak bileklerine prangalar geçirilmiş olan Gilles’i çekiştirerek giyotinin ardına getirdi. İnsanlar Gilles için “Öldürün onu! Ölmeli! Büyücü! Yılan!” diyerek haykırıyordu. Muhafızlardan biri yerdeki ipi çekerek giyotini yukarı kaldırdı. Başka bir muhafız ise Gilles’in ensesinden tuttu ve boğazını giyotinin altındaki boyunduruğun arasına sıkıştırdı.
Pudralı beyaz peruğu, fırfır yakalı gömleği, lacivert cübbesiyle muhafızların arasından sıyrılarak Gilles’in sağ tarafına gelen Konvansiyon temsilcisi, kalabalığa karşı dönerek elindeki parşömeni okumaya başladı.
“Gilles Lavoisier… 37 yaşında… Sapkın fikirleri ile ulusun bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmaktan, terör eylemleri planlamaktan, Révolutions de Paris gazetesinde yayınlanan yazılarıyla özgür yurttaşları zehirlemekten dolayı konvansiyon kararı ile ölüm cezasına çarptırılmıştır. Ventose 23. Yasası gereğince idam cezası alan mahkûmun mal varlıklarına el konulmuştur…”
Rahip sözlerini henüz bitirmemişken, hararetli kalabalığın arasından kızıl saçlı bir kadın koşarak şarap varillerinin üzerine çıktı. Ses telleri yırtılırcasına “Şeytan!” diyerek büyük bir nefretle kükredi. İnsanlar hep bir ağızdan “Şeytan, şeytan, şeytan…” diye haykırmaya başladı. Konvansiyon temsilcisi başını Gilles’e çevirdi.
“Son sözün nedir?” diye sordu.
Gilles, suratını kaldırabildiği kadar kalabalığa doğru bakışlarını yükseltti.
“Günah şerbetini avuçlarımdan içiyorsun, beni biliyorsun, senin için varım! Buharlaşan şeyler elbet bir gün… Şüphesiz ki elbet bir gün yağmur olup üzerinize yağar!” diye bağırdı.
Rahip başını giyotinin ipini tutan muhafıza çevirdi ve gözlerini bir kez kırptı. Muhafız bir anda ipi bıraktı. Giyotin saldırgan bir köpek gibi Gilles’in kafasını gövdesinden ayırdı. Kalabalık orgazm olmuş, çığlıklar içerisinde kendinden geçerek inliyordu. Konvansiyon temsilcisi yere eğildi ve Gilles’in kesik başını saçlarından tutarak havaya kaldırdı. Gilles’in çenesi açıldı ve siyah dilinin altından kırmızı renkli küçük bir akrep sekerek platformun üzerinden yere düştü. Varillerin üzerine çıkıp “Şeytan” diye bağıran kızıl saçlı kadın, bu küçük ziyneti alıp göğüslerinin arasına sakladı ve meydandan uzaklaştı…
24 Ekim 2013 – İstanbul, Türkiye
Güz döneminin ilk günüydü. Amfide altmıştan fazla öğrenci olmasına rağmen alışılagelmemiş bir sessizlik vardı. Öğrenciler henüz birinci sınıf olduklarından dolayı, birbirleriyle tanışacak fırsatları olmamıştı. Amfiden içeri keçi sakallı, siyah gömlekli, kırmızı kravatlı, omuzlarına düşen dalgalı saçlarıyla dikkat çeken orta boylu bir adam girdi ve kapıyı kapattı. Öğrencilere bakmadan sınıf tahtasına döndü ve cebinden çıkardığı kalemle adını yazdı: Davut Manşinel. Ardından çantasını, kalemini masasının üzerine bırakarak sınıfa döndü.
“Tahtada adım ve soyadım yazıyor. Bu ismi unutmayın. Sevin veya sevmeyin, dört yıl boyunca beraber olacağız. O yüzden benimle iyi geçinmeye çalışın. Çünkü fakültenin arkeoloji bölüm başkanıyım. Ben girdikten sonra geleni derse kabul etmem ve yok yazarım. Ders esnasında söz almadan konuşanı, telefonu ile uğraşanı, uyuyanı hiçbir mazeret dinlemeden dersten atarım. Bana, diğer hocalarına, öğrencilere, üniversite çalışanlarına, kampüsteki kedi ve köpeklere herhangi bir saygısızlıkta bulunanı bu okuldan mezun etmem, haberiniz olsun. Bu dönem ise klasik arkeoloji kronolojisi dersinize ben gireceğim. Zamanla birbirimizi tanıyacağız…” dedi ve bilgisayarını projeksiyon cihazına bağladı.
Tekrar öğrencilere dönerek, “Türkiye tarihi eser bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Birçok esere ev sahipliği yaptığı gibi halen daha kazılarda yeni parçalar çıkarılıyor. Ancak kaybettiğimiz, koruyamadığımız, çaldırdığımız eserlerin sayısı yadsınamayacak kadar fazla. Bu durum benim her zaman içimi burkuyor. Size bu eserlerden bazılarını göstermek istiyorum.” dedi.
Bir slayt gösterisi açtı. Eserlerin fotoğraflarını öğrencilere gösterdi ve özet şeklinde hikayelerini anlattı. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerinin fotoğrafları ekranda belirdiğinde amfi sıralarının ortasında kızıl saçları ile dikkat çeken bir kız söz istedi.
“Hocam!”
Davut, sol el avucu tavana bakar şekilde açarak “Öncelikle ayağa kalk ve adını söyle. Umarım dikkate değecek bir şeyler söylemek için söz istemişsindir.” dedi.
Kız ayağa kalktığında boynundan göğüslerine sarkan kolyenin ucundaki kırmızı akrep Davut’un dikkatini çekti.
Kız, “Abella Lavoisier. Lise yıllarımda Louvre Müzesi’ne geziye götürüldük…”
Davut kızın sözünü keserek, “Fransız mısın?” diye sordu.
Abella, “Evet ama annem Türk. Hayatımın büyük bir bölümü iki ülke arasında geçti.” dedi.
Davut, “Evet, devam et.” dedi.
Abella, “Müzede Apollon ve Jüpiter heykellerini gördüğümde adeta büyülenmiştim. Öğretmenime bu eserlerin nereden çıkarıldığını sorduğumda, Türkiye’nin Fransa’ya hediyesi olduğunu söylemişti. Yıllar geçtikten sonra araştırdım. Türkiye bu eserlerin çalındığını iddia ediyor. Bu nasıl mümkün olabilir?” dedi.
Davut kaşlarını çattı ve “Otur.” dedi. Tahtaya yansıyan görseli göstererek, “Özellikle liman şehirlerimizdeki eserler büyük bir titizlikle kaçırılmıştır. Dönemin Avrupalı tüccarları, araştırmacıları Ege şehirlerimize gelerek Payava Lahdi, Zeus Sunağı, Aslanlı Mezar gibi devasa boyuttaki birçok tarihi eseri planlı bir çalışmayla, parçalara bölerek savaş ve yük gemileriyle kaçırdı. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri’nin nasıl kaçırıldığı net olarak bilinmiyor. Ancak yasal yollarla olmadığı kesin bir gerçektir. Türkiye olarak binlerce eserin iadesi için çaba gösteriyoruz. Bazıları geri gönderildi, bazıları için mücadele devam ediyor. Tarihi eserler, bulundukları toprakların geçmişine ayna tutar. Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri’nin olması gereken yer, İzmir’dir.” dedi.
Davut’un aklı Abella’nın kolyesinde takılı kalmıştı. Derse odaklanamıyordu. Bu yüzden, “Arkadaşlar, bugünlük bu kadar. Haftaya herkese Türkiye’den kaçırılan tarihi eserler hakkında sorular soracağım. Bugün derste işlediklerimizi kesinlikle araştırın. Abella, odama gel.” diyerek kalktı.
Eşyalarını toplayarak amfiden dışarı çıktı. Abella yanlış bir şey yaptığını düşünerek korkmuştu. Ağır adımlarla hocasının odasına gitti. Kapı açıktı. Davut masasındaki konyaktan bir yudum aldı ve sigarasını yaktı. Ardından kapıda dikilen Abella’ya döndü.
“İçeri gel, kapıyı çek ve otur bakalım.” dedi.
Abella ürkek bir sesle, “Hocam, eğer yanlış bir şey söylediysem özür dilerim.” dedi.
Davut, “Kolyenin ucundaki akrep… Nereden buldun?” diye sordu.
Abella, “Aile yadigarı. Babama annesi vermiş. Ona da onun annesi. Kızım olursa ben de ona armağan edeceğim.” dedi.
Davut gözlerini kolyeden ayıramıyordu. Koparıp boynundan almak geliyordu içinden. Konyaktan bir yudum daha aldı. Arkasındaki dolabın kilidini açtı. Raflarda duran eski bir defteri çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
Ardından “Bak, bu defterin kapağında ne yazıyor?” dedi.
Yazı Fransızcaydı. Abella, “Le contrat lie ce qui y croit.” dedi.
Davut ise “Mukavele ona inananları ilgilendirir.” dedi. Davut ekledi: “Bu defteri bir kazıda buldum. Ancak açamıyorum. Kilitli. Eğer kilidinden başka bir şeyle açmaya çalışırsam, şu kilidin etrafındaki çelik mürekkep hazneleri açılır ve içerisinde yazan her şey mahvolur. Yıllardır bunun anahtarını arıyorum, ancak bulamadım.”
Abella şaşkın bir şekilde deftere bakıyordu. Davut defteri tekrar masanın üzerine bıraktı.
“Bugün benim doğum günüm. Çok yalnızım. Bu gece bana eşlik eder misin?” diye sordu.
Abella bir süre cevap vermedi. Böyle bir soru beklemiyordu. Ancak Davut’tan hoşlanmıştı.
Davut, “Her neyse, özür dilerim. Son zamanlar kafam çok do…” derken Abella araya girdi.
“Evet. Sizin yanınızda olmak isterim.” dedi.
Davut sigarasını küllüğe bastırdı ve “O zaman ne duruyoruz? Hadi gidelim.” dedi. Eski defteri de yanına aldı ve odadan çıktılar.
17 Ekim 1973 – Paris, Fransa
Çatıdaki boşlukların arasından sızmayı başaran bir yağmur damlası, tavanda bir süre bekledikten sonra Gilles’in burnuna düştü.
Gilles, “Abella! Sanırım yağmur başlıyor. Birkaç kap getirsen iyi olacak.” diye seslendi.
Duvarları yalayan mumların gölgesini endamlı silueti ile dolduran Abella, Gilles’in çalışma odasına girdi. Abella buruk bir sesle sordu:
“Bu gece de gidecek misin?”
Gilles, “Biliyorsun.” diye cevap verdi.
Abella, “Artık bana hiç dokunmuyorsun.” dedi.
Gilles, “İşlerim var.” diye geçiştirdi.
Abella elindeki kapları yere atarak odadan çıktı. Gilles defterine bir şeyler yazıyordu. Yağmur giderek hızlanıyordu. Birden kapı sertçe çalmaya başladı.
“Aç kapıyı Gilles! Orada olduğunu biliyoruz! Aç kapıyı!” diyerek kapıya vuruyorlardı.
Gilles endişelendi. Böyle bir durumla karşılaşacağını bildiği için defterindeki bilgileri korumak adına tuzaklı bir kilit sistemi tasarlamıştı. Defterini kilitledi. Boynunda kolye olarak taşıdığı kilidi kontrol etti. O sırada devrim muhafızları kapıyı kırıp içeri girmişlerdi.
Gilles, “Ne işiniz var evimde! Ne suç işledim!” diye bağırmaya başladı.
Muhafızlardan biri, “Neler planladığını biliyoruz. Mahkemeye çıkarılacaksın!” diyerek Gilles’in kolundan tuttu ve sürüklemeye başladı.
Gilles sürüklenirken Abella’nın elinde bir kese olduğunu fark etti. Abella hiçbir şey demiyordu. Bir heykel kadar hareketsiz, itiraf sakramentindeki bir günahkar kadar utanç içerisindeydi. Abella, Gilles’i satmıştı.
Gilles, “Tarih adımı elbet bir gün hatırlayacak. Sen ise bu son gördüğüm halinle, ucuz bir fahişe olarak anılacaksın Abella!” diye bağırdı.
Abella ise “Beni buna sen mecbur ettin!” diye nefretle cevap verdi. Yağmur durdu.
25 Ekim 2013
Cızırdayan plakta Neşe Karaböcek – Günün Birinde şarkısı çalıyordu. Davut pencereyi araladı. Islak toprağın kokusunu içine çekti. Abella yatak odasında uyuyordu. Telefonu oturma odasındaki koltuğun üzerinde kalmıştı. Davut kendisini tutamadı ve telefonu kurcalamaya başladı. Galerisinde bir erkekle yakın zamanda çekilmiş samimi fotoğrafları vardı. Mesajlara girdi. Profil fotoğrafında aynı adamın olduğu mesajları okumaya başladı. Bu kişi Abella’nın sevgilisiydi. Davut sinirlendi. O sırada Aleyna diye biri “Çaldın mı?” diye mesaj attı. Davut hemen kalkıp çalışma odasına gitti. Dolabın içerisinde gizlediği kasayı açtı ve defterin orada olmadığını fark etti. Hızlı adımlarla yatak odasına gitti. Abella’nın çantasına baktı. Defter çantadaydı. Telefonu Abella’ya fırlattı.
“Kalk seni küçük fahişe! Kalksana lan hırsız!” diye bağırdı.
Abella korkarak yataktan sıçradı. Ne olduğunu anlamadığı için, “Ne diyorsun sen be!” şeklinde karşılık verdi.
Davut, “Benim gibi kaç kişiyi idare ediyorsun! Sevgilinin haberi var mı yatağımda olduğundan?” dedi.
Abella, “Sen ne hakla benim telefonumu kurcalarsın!” dedi ve yataktan çıktı. Yerdeki kıyafetlerini toparlarken Davut kolundan tuttu ve yatağa geri fırlattı.
Abella, “Sen ne yaptığını sanıyorsun! Seni rezil ederim!” diye bağırdı.
Davut, “Benim defterimin senin çantanda ne işi var?” diye sordu.
Abella cevap vermedi.
Davut, “Bu amına koyduğumun defteri neden senin çantanda!” diye kükredi.
Abella, “Sadece…” derken Davut Abella’nın kolundan tutup kaldırdı.
“Yürü, karakola gidiyoruz. Orada anlatırsın derdini.” dedi.
Abella, “İmdat! Tecavüz ediyor! İmdat! Yardım edin!” diye çığlık atmaya başladı.
Davut, Abella’yı bıraktı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Abella susmadı. “Kimse yok mu? İmdat! İmdat! Kurtarın beni! Tecavüz ediyor!” diye çığlık atıyordu. Davut’un gözü tekrar Abella’nın kolyesine takıldı. Kolyeyi boynundan çekip aldı. O sırada komşular kapıyı çalmaya başladı. Davut kolyenin ucundaki akrebin kuyruğunu defterin kilidine geçirdi. Akrebi çevirdi ve defter açıldı. Kapının dışından sesler geliyordu.
“Davut! Neler oluyor? Polis çağırdık, aç kapıyı.” diye bağırıyorlardı.
Davut defterin içerisinde yazılanlara göz gezdiriyordu. Farklı semboller, çizimler ve yazılar vardı. Abella ayağa kalkıp kapıyı açmaya gidiyordu. Davut odanın kapısını kilitledi ve Abella’yı tekrar yatağa itti. Defterin orta sayfalarından birinde Fransızca olarak, “Yerde kırık bir vazo var ve herkes parmağını bana doğrultuyor.” yazıyordu. Davut defterin son sayfasını açtı ve yazılanları okumaya başladı. Abella çırılçıplak bir şekilde karşısında dikilmiş, kapıyı açmaya çalışıyordu. Davut defterin son sayfasında yazılanı sesli bir şekilde okumaya başladı.
“Solvunt pro eo quod fecerunt. Mala res. Ii qui mentitur. Siccantur sicut humus. Stulta est venia.”
Bunları söylerken Abella’nın cildi kurumaya başladı. Davut okumaya devam ediyordu.
“Supplicium eris. Exhibeberis!”
Davut başını kaldırıp Abella’ya baktı. Abella taşlaşıyordu. Gözlerinde büyük bir utanç vardı. Elleriyle kasıklarını kapatmıştı. O esnada polisler gelmiş, kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. Davut şok içerisindeydi. Polisler kapıyı kırmayı başarmıştı. İçeri girdiklerinde Davut hareketsiz bir şekilde duruyordu. Karşısında ise Abella’nın heykeli vardı…
30 Ekim 2013
Davut, Kültür Bakanlığı tarafından 220 yıllık Fahişe Abella heykelini bulduğu için ödüllendirildi. Heykel, İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmeye başladı.
Yorumlar
Yorum Gönder