Asıl Felaket, Doğmuş Olmaktır
Beyazıt Camii’nin etrafındaki sahafların birindeyim. Üzerimdeki kum rengi keten gömlek, aynı renk ve kumaştaki bol pantolon, başımda kocaman bir balıkçı şapkası, gözlerimi örten kemik çerçeveli kahverengi camlı gözlüklerim ile tozlu rafların arasında hazine arayan bir define avcısı gibi görünüyorum. Yoğun bir haz ile kendimi kaybetmişçesine rafları karıştırırken, soluduğum kutsal toz taneleri astımımı yeterince azdırmış olmalı ki, tetiklenen öksürük kriziyle kaburgalarıma giren bir kramp belimi büktü. Boğazıma urgan geçirilip, altımdaki tabureye tekme atılmış, ancak ayak parmak uçlarım halen yere uzanabiliyormuşçasına boğulurken, omzuma yumuşak bir el dokundu. Söylediği şeyi anlayamadım. Bulanık gözlerimi araladığımda, bir çift makosen, gri pileli bilek boyu bir etek ve rahmetli büyükanneminkileri gibi kusursuzca yaşlanmış bir elin tuttuğu su şişesi ile karşılaştım. Titreyen ellerimle şişeyi aldım, doğruldum ve dibine kadar içtim. Boğazımdaki gıcık geçmemişti ancak daha iyi hissediyord...