Kılıç Üçlüsü
Olsaydım
hayırsız bir mutaassıp, basmakalıp cümlelerle ayıplarınıza karşılık
verebilirdim bugün muakkiplerim; tekziplerle, tahriplerle, garaip tehditlerle
ve üzerinize kan kusarak, gerektiğinde.
I. Hayalbazın Çatal Dilli Suflörü
Refrakter
olsaydım peygamberlik iddiamla müzaha eylerdim intiharla, hem de 1 Nisan’da!
Evet, lekesiz bir melek değildim; iyi olmaya çalıştım el verdikçe imkanlar.
Nöroplastisiteyle diyalektik bir sıçrama yaşayarak kurtuldum zihnimdeki
zindandan. Davranmamı beklemeyin insanca! Beni aynı kefeye koyamazsınız;
benzetemez ve kıyaslayamazsınız bozuk bir algıyla; herzevekil tanrıyla,
mütebeddil şeytanla, esfel-i safilinle, mütevekkil insanla. Öfkenizin nüvesinde
eksikse Materia Prima, otopsi raporumda da belirttiğim gibi, duruma tek
tepkim ne yazık ki diriga!
Başkalarına
değer atfedecek cüretkarlığa sahipseniz, sakladıklarınızı ortaya dökecek
cesareti de göstermelisiniz. Kalbim sonuna kadar açık eğer ki sevilmek
isterseniz. Ama dürüst değilsiniz. Kara aynalarda hayaletler gizlerdiniz. Ben
bir şekilde bulurdum. Birlikte yanmayacaksak, birlikte nasıl var olurduk? Dilim
yalana gebe kalmadığından kırgınlığın ölü bebekler doğurdu. Bebeklerimiz
günahlarımızın karanlığında boğuldu.
Kırık
aynaların habis yansımalarıyla parçaladığım bileklerimden dökülen umutları kana
kana içerek giderdim susuzluğumu. Bilmelisin; unutmamak için, aklımı yitirmemek
için, gölgelerden kurtulmak için gözlerimi yumduğumu. Bilmelisin; o labirentten
kurtulmak için kılıcımı bırakıp, zırhımı çıkarıp karanlığa teslim olduğumu.
II. Kibritçi Kız
Hipertimezi
sahibi olduğumdan; ilkokul çağımda Hans Christian Andersen’den okuduğum meşhur
Kibritçi Kız masalında geçen silik bir cümle hatırlıyorum:
“Bir kibrit
daha yaktı ve daha büyük bir düşün içinde buldu kendini...”
Kibritçi
Kız’dan anlarız ki rüyaların kurgusal düzleminde kader yaratımı için kollarını
sıvayanlar, uyandıklarında yüzleştiği karanlık gerçeğe katlanamayıp yastığıyla
kendilerini boğmaya çalışırlar. Bilişsel sığınak niyetiyle örülen çok katmanlı
hücrelerin işkence odalarından farkı var mı? O daracık duvarların arasına
girdiğinde, hissedeceğin son şeyi iyi seçmeliydin. Çünkü o his, sen oradan
çıkana dek duvarlardan sekerek suratına çarpa çarpa yankılanır. Ve aynı
kitaptan bir alıntı daha anımsıyorum:
“O vakitler
mutluluğun değerini nasıl bilmedim?”
III. Varoluşun Ağır Kefareti
Uçurumun
ucunda avucumdaki kırlangıcı özgürce süzüleceği göğe savururken bilmiyordum
kanadını burktuğumu. Her şeyi mahvettiğimi gördüm, o kayalara çarparak düşerken
denize doğru. Acıdan kıvranacaktı, onu sıkıca saran soğuk dalgaların kucağında
olmasaydı. Suçluluk ve pişmanlıkla ardıma bile bakmadan kaçmak isterken, ayak
bileklerimi kırdı ilahi adaletin sopası; bilemezdim. Sen yüzeye çıkmadan, ben o
uçurumu terk edemezdim.
Yıllar ağır
kayalar gibi üzerimi çiğnerken ağardı saçlarım; utancımdan söyleyecek hiçbir
şeyim olmadığından çatladı dudaklarım, gördüklerimin ardından lağım gibi
tıkandı göz çukurlarım. Dayanamadım, kendimi denize bıraktım. Üzerimdeki kirler
etrafa yayıldı, dalgalar beni arındırırken yayıldı kahverengi bir bulantı.
Mezarımı
ellerimle kazarcasına attığım her yorgun kulaç; varoluş sancıları içerisinde
bocalayan göğün, bir an yoğunlaşıp bir an dağılmaya karar veremeyen pişmanlık
yüklü pamuklarına tutunmaya çabalayan o minik kırlangıcı biraz daha uzağa
itiyor ve ben nerede duracağımı bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var: Onu
istiyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder