Adımı Hatırlayan Son Kişi Ölmüş Olmalı

Şuuraltımın sürreal kabus seanslarından birinde, duyu organlarımın vidalarını gevşetirken huzursuz düşünce sendromu; parmaklarımı ısırıyorum ellerimi kendi kanımla kirletmemek için. Fikirlerime ilham veren Cioran hiç benim kadar sıkışmış mıdır? Sanmam. Hiç kuşkusuz Dostoyevski sıkışmıştır. Fazlasıyla! O, hücresinde idam cezasını beklerken veya kürek cezasına çarptırıldığında; günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca ter, dışkı, sidik gibi iğrenç kokulara maruz kalmaktan burnundaki sinirleri kaybetmiş olmalı. Ben ise on beşinci günümde bir kitaba suratımı gömüp, 2. hamur kağıdından olan sayfaların kokusuyla ruhuma yuva sıcaklığını tattırabildim. Kitaptan sonra en sevdiğim koku: mürekkep. Her yazdığım kelimenin ardından ıslak mürekkep kokusunu, nöronlarımı uyaracak şekilde içime çekiyorum. Bu şekilde delirmeyi erteliyorum.

Duvarların sır tutmadığını cezaevinde değil, tarikat yurtlarının kaçak evlerinde kaldığım günlerde öğrenmiştim. Duvarlar çok konuştuğundan terk ederiz evlerimizi. Duvarlar çok şey bildiğinden girmeyiz bazı sokaklara.

“Kötü bir şey olacak! Kötü bir şey olacak!” diye sayıklarken Xanax reçeteme şiir dizeleri yazarak avutuyorum kendimi. Yirmi dokuz buçuk yıldır kimseye anlatamadım derdimi. Sevgili sevgili, avludaki saçlarımı süpürdüm, çöpe attım. Güneşten jiletli teller ayıkladım, duvarlara güvenmedim, göğe baktım. Yine uyumayı bıraktım ve sigaraya abandım.

Kaderimin hiçliğime plansızca savurduğu fırça darbelerine sürtünerek yumuşak bir şekilde düşüyorum belirsizliğe, her yerim mavi akrilik. Aleyhimde ifade verdi dost bildiklerim, bundan sebep geçmiyor midemdeki gastrit. Vaktimi harcarken haddini bilmeyenler, saatimin yelkovanı cereyanda kalmış gibi sürüklüyor akrebi. Saatlerin varmak için yok yeri. Hep başa döner, olduğu yere. Tıpkı saplantılı, ne istediğini bilmeyen histerik fahişeler gibi. Şeytanlarıma sesleniyorum: “Bir kez olsun rahat bırakın beni.”

Yorumlar