Vişne Çürüğü (Öykü)
Dört metre yüksekliğindeki gri duvarın tavanına yakın bir noktasında, demir levhanın üzerindeki matkap deliklerinden sızan güneş ışıkları gözlerini iğnelediğinde ayıldı. Derisinin altında, küçük dişleriyle ısırıklar bırakan binlerce ateş karıncası geziyordu. Duvarın ardındaki hücreden kesik, ritmik öksürük sesleri gelmeye başladı. Dört farklı kilit mekanizmasıyla mühürlenmiş beton bir kutunun içinde yalnız olmadığının farkındalığı, zihninde hiçbir kıvılcım yaratmadı. Su içmek için ağır ağır doğruldu. Musluk pastan öyle hastalıklı bir renk almıştı ki, metale tereddüt ederek dokundu. Kafasını sola çevirdiğinde gördüğü sararmış klozetin içindeki suyun pisliği ve o genzi yakan koku midesini kasalandırdı. Gözlerini kapatıp musluğu açtı, saçlarına bir avuç su bocaladı. "İyi ki saçlarımı üç numaraya vurmuşum," diye mırıldandı. İki adım attı, beton yatağa uzandı. Binlerce insanın terini emmiş, cam yününden yapılmışçasına batan battaniyeyi üzerine çekti. Titremesi kesilmiyordu. Duvarın ardındaki herifin ciğerlerini söken öksürüklerini dinleyerek gözlerini yumdu.
Siyah bir örtünün üzerine dökülen sütü andıran, hayalden bozma görüntüler izliyordu. Kaç gündür bu hücrede olduğunu hesaplamaya çalıştı; içeri tıkıldığı anı bile net hatırlamıyordu. "Keşke filmlerdeki gibi duvara çentik atsaydım," diye geçirdi içinden.
Saatler, bu ucuz düşüncelerin sancısıyla sürüklenirken tiz bir anahtar sesiyle irkildi. Ayağa kalkıp kapının soğuk yüzeyine yaslanarak eğildi. Mazgal gürültüyle açıldı. "Karavana!" diyen gardiyan, içeriye bir somun ekmek ve kahvaltılık dolu bir tabldot itti. İkra yerdeki boş tabldotu uzatırken, "Başefendi, ben ne zamandır buradayım?" dedi. Gardiyan cevap verme gereği duymadı. Mazgal sertçe kapandı, kilidin sesi yandaki hücreye doğru uzaklaşarak kayboldu. İkra elindeki tabldota baktı. Minik plastik kutularda bal, reçel, peynir ve birkaç dilim salatalık, domates, zeytin... Peynir kutusunu açıp bir parça ekmeği içine daldırdı, ağzına attı. Dakikalarca, mekanik bir ritimle çiğnedi. "Ömür boyu peynir yiyebilirim." Balı beton zemine döktü, işaret parmağıyla bir çembere yaydı. Üzerine iki zeytin kondurdu, altlarına bir domates dilimi yerleştirdi. Yerdeki şekil giderek bir surata benziyordu. Salatalıkları gelişi güzel dizerek eserinin saçlarını yarattı. Bir şeylerin eksik olduğunu hissederek vişne reçelini açtı. Koyu kırmızı sıvı, o tuhaf yüzün saçlarından gözlerine, oradan da dudaklarına doğru ağır ağır süzülmeye başladı.
Yüzünden süzülen kanın sıcaklığına rağmen, karşısındaki serserinin elinde tuttuğu kırık şişeye donuk ve hissiz bir ifadeyle baktı. Uğultulu kulaklarında müziğin tiz sesleri derinden kırılmaya başlamış, tavandaki spot ve lazer ışıklarının bulanıklığı yavaş yavaş netleşiyordu. Kulağındaki çınlama aniden keskin bir çığlığa dönüştü. Başını sağa çevirdi; Meryem’in dehşetten bembeyaz olmuş yüzü ve korkudan titreyen göz bebekleriyle karşılaştı. Tekrar önüne döndüğünde, üzerine doğru savrulan kırık şişeyi gördü. Ani bir refleksle geri çekildi, masanın üzerindeki kristal viski bardağını kavrayıp serserinin şakağına olanca gücüyle patlattı. Ardından masayı iterek adamın üzerine atladı. Meryem, tiz ve histerik bir sesle "İkra, dur!" diye haykırıyordu. Bar fedaileri araya girip İkra’yı ve serseriyi yaka paça ayırdılar. Meryem’in titreyen, soğuk parmakları İkra'nın koluna yapıştı. "Otur bebeğim, 112’yi arıyorum," dedi, sesi kırık bir cam gibiydi. Serseri, yüzü gözü kan içinde çoktan karanlığa karışmıştı. İkra, nefes nefese ama kayıtsızca Meryem’e döndü. Kadının bu abartılı paniğini izlemek, sessize alınmış bir televizyona bakmak gibiydi. "Sakin ol. İyiyim ben, taksi çağır." Meryem itiraz etti. "Saçmalama, hastaneye gideceğiz, ondan da şikayetçi olacağız!" Kırmızı çantasından çıkardığı ıslak mendille İkra’nın gözlerine süzülen kanı silmeye başladı.
İkra’nın gözleri karardı. Görme alanını işgal eden beyaz lekeler giderek büyüyordu. Kafatasının içinde oluşan o devasa girdaba beynini kaptırmış gibi başı dönmeye başladı. Midesindeki her şey özgürlüğüne kavuşmak için yemek borusuna doğru şiddetli bir isyan hareketi başlatmıştı. İkra öğürürken Yasemin başını okşuyordu. "Kus sevgilim, rahatlarsın." İkra boğuk, bitkin bir sesle, "Neredeyiz?" diyebildi. Yasemin, "Bendeyiz. Çok ketamin almışsın," dedi usulca, "Patates kızartıyorum, bir şeyler ye, toparlarsın." Yasemin odadan çıkarken İkra arkasından seslendi: "Peynir de getirir misin?"
Kısa süre sonra Yasemin büyük bir tabakla dönüp sehpaya bıraktı. Odanın loş ışığında, siyah bir cübbe giymiş bir yargıç gibiydi. Bordo ojeli tırnaklarıyla kusursuz bir sigara sardı. Tavşan dişleriyle kağıdı mühürledi, hafif bir dil darbesiyle yapıştırdı. Sigarayı şöyle bir sallayıp ince dudaklarına kondurdu. Odaya yayılan yoğun dumanın ardından, gözlerini İkra’ya dikti. "Neden her şeyi bu kadar abartıyorsun?" İkra tabağa uzandı. "Hiçbir şey yeterli gelmiyor." Yasemin kaşlarını kaldırdı, sesi metalik ve keskindi. "O yüzden mi kalbimi kırdın?" İkra peynirden bir dilim ısırdı. Yasemin’in yüzüne bakma gereği bile duymamıştı. "Yaşattığımı fazlasıyla yaşadım. Büyük bedeller ödedim. Özgürlüğüm elimden alındı. Bu konuyu kaç kez daha konuşacağız?" Yasemin’in sesi birden sertleşti. "Deli gibi şu bokları içiyorsun! Sürekli bir yerlerde ayılıp bayılıyorsun! Ayrıca sen bir can aldın İkra!" İkra sessiz kaldı. Uzanıp Yasemin’in küllüğe bıraktığı sigaralığı aldı, iştahlı ve derin bir duman çekti. Yasemin şimdi daha sakin, ama buz gibi bir ses tonuyla asıl neşteri vurdu: "Uğradığın ihanetlerin mimarı sensin. Çünkü her şeyin faili olmanın suçluluğu ile yaşamanın ağırlığını taşımak yerine, kurban olmanın hafifliğinde konfor buluyorsun."
İkra şaşkınlık ve yenilmişlik içinde kalakaldı. "Bana karşı bu kadar dolu olduğunu bilmiyordum. İlk başta da hiç bilememiştim... Çünkü asla gerçek duygularını göstermiyorsun. Beni sevmen için kaybetmen mi gerekiyordu?" Yasemin yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ne bir öfke, ne de bir üzüntü vardı. "Hala savunmadasın," diyerek arkasına bakmadan odadan çıktı.
İkra gözlerini kapattı. Siyah mürekkebin üzerinde beyaz kabarcıklar yüzüyordu. Kabarcıkların patlamasını seyrederken hücrenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İnfaz koruma memurunun sesi soğuk betonlara çarptı: "Hadi gözün aydın. Tahliyesin." İkra istifini bozmadı. Ayağa kalkarken gözü, yerdeki o kanlı surata kaydı. İki zeytin, dört salatalık dilimi ve vişne reçelinden yapılmış o cansız yüz, doğrudan ona bakıyordu. Gardiyan sabırsızca anahtarlığı duvara vurdu. "Şu yerdeki artıklarını toparla!" İkra derin bir nefes aldı. İçeriden çıkıyordu çıkmasına ama, o artıkların oluşturduğu cinayet mahallini, faili olduğu o hayatları sonsuza dek bu hücrede bırakıp bırakamayacağından emin değildi. Ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü.
Siyah bir örtünün üzerine dökülen sütü andıran, hayalden bozma görüntüler izliyordu. Kaç gündür bu hücrede olduğunu hesaplamaya çalıştı; içeri tıkıldığı anı bile net hatırlamıyordu. "Keşke filmlerdeki gibi duvara çentik atsaydım," diye geçirdi içinden.
Saatler, bu ucuz düşüncelerin sancısıyla sürüklenirken tiz bir anahtar sesiyle irkildi. Ayağa kalkıp kapının soğuk yüzeyine yaslanarak eğildi. Mazgal gürültüyle açıldı. "Karavana!" diyen gardiyan, içeriye bir somun ekmek ve kahvaltılık dolu bir tabldot itti. İkra yerdeki boş tabldotu uzatırken, "Başefendi, ben ne zamandır buradayım?" dedi. Gardiyan cevap verme gereği duymadı. Mazgal sertçe kapandı, kilidin sesi yandaki hücreye doğru uzaklaşarak kayboldu. İkra elindeki tabldota baktı. Minik plastik kutularda bal, reçel, peynir ve birkaç dilim salatalık, domates, zeytin... Peynir kutusunu açıp bir parça ekmeği içine daldırdı, ağzına attı. Dakikalarca, mekanik bir ritimle çiğnedi. "Ömür boyu peynir yiyebilirim." Balı beton zemine döktü, işaret parmağıyla bir çembere yaydı. Üzerine iki zeytin kondurdu, altlarına bir domates dilimi yerleştirdi. Yerdeki şekil giderek bir surata benziyordu. Salatalıkları gelişi güzel dizerek eserinin saçlarını yarattı. Bir şeylerin eksik olduğunu hissederek vişne reçelini açtı. Koyu kırmızı sıvı, o tuhaf yüzün saçlarından gözlerine, oradan da dudaklarına doğru ağır ağır süzülmeye başladı.
Yüzünden süzülen kanın sıcaklığına rağmen, karşısındaki serserinin elinde tuttuğu kırık şişeye donuk ve hissiz bir ifadeyle baktı. Uğultulu kulaklarında müziğin tiz sesleri derinden kırılmaya başlamış, tavandaki spot ve lazer ışıklarının bulanıklığı yavaş yavaş netleşiyordu. Kulağındaki çınlama aniden keskin bir çığlığa dönüştü. Başını sağa çevirdi; Meryem’in dehşetten bembeyaz olmuş yüzü ve korkudan titreyen göz bebekleriyle karşılaştı. Tekrar önüne döndüğünde, üzerine doğru savrulan kırık şişeyi gördü. Ani bir refleksle geri çekildi, masanın üzerindeki kristal viski bardağını kavrayıp serserinin şakağına olanca gücüyle patlattı. Ardından masayı iterek adamın üzerine atladı. Meryem, tiz ve histerik bir sesle "İkra, dur!" diye haykırıyordu. Bar fedaileri araya girip İkra’yı ve serseriyi yaka paça ayırdılar. Meryem’in titreyen, soğuk parmakları İkra'nın koluna yapıştı. "Otur bebeğim, 112’yi arıyorum," dedi, sesi kırık bir cam gibiydi. Serseri, yüzü gözü kan içinde çoktan karanlığa karışmıştı. İkra, nefes nefese ama kayıtsızca Meryem’e döndü. Kadının bu abartılı paniğini izlemek, sessize alınmış bir televizyona bakmak gibiydi. "Sakin ol. İyiyim ben, taksi çağır." Meryem itiraz etti. "Saçmalama, hastaneye gideceğiz, ondan da şikayetçi olacağız!" Kırmızı çantasından çıkardığı ıslak mendille İkra’nın gözlerine süzülen kanı silmeye başladı.
İkra’nın gözleri karardı. Görme alanını işgal eden beyaz lekeler giderek büyüyordu. Kafatasının içinde oluşan o devasa girdaba beynini kaptırmış gibi başı dönmeye başladı. Midesindeki her şey özgürlüğüne kavuşmak için yemek borusuna doğru şiddetli bir isyan hareketi başlatmıştı. İkra öğürürken Yasemin başını okşuyordu. "Kus sevgilim, rahatlarsın." İkra boğuk, bitkin bir sesle, "Neredeyiz?" diyebildi. Yasemin, "Bendeyiz. Çok ketamin almışsın," dedi usulca, "Patates kızartıyorum, bir şeyler ye, toparlarsın." Yasemin odadan çıkarken İkra arkasından seslendi: "Peynir de getirir misin?"
Kısa süre sonra Yasemin büyük bir tabakla dönüp sehpaya bıraktı. Odanın loş ışığında, siyah bir cübbe giymiş bir yargıç gibiydi. Bordo ojeli tırnaklarıyla kusursuz bir sigara sardı. Tavşan dişleriyle kağıdı mühürledi, hafif bir dil darbesiyle yapıştırdı. Sigarayı şöyle bir sallayıp ince dudaklarına kondurdu. Odaya yayılan yoğun dumanın ardından, gözlerini İkra’ya dikti. "Neden her şeyi bu kadar abartıyorsun?" İkra tabağa uzandı. "Hiçbir şey yeterli gelmiyor." Yasemin kaşlarını kaldırdı, sesi metalik ve keskindi. "O yüzden mi kalbimi kırdın?" İkra peynirden bir dilim ısırdı. Yasemin’in yüzüne bakma gereği bile duymamıştı. "Yaşattığımı fazlasıyla yaşadım. Büyük bedeller ödedim. Özgürlüğüm elimden alındı. Bu konuyu kaç kez daha konuşacağız?" Yasemin’in sesi birden sertleşti. "Deli gibi şu bokları içiyorsun! Sürekli bir yerlerde ayılıp bayılıyorsun! Ayrıca sen bir can aldın İkra!" İkra sessiz kaldı. Uzanıp Yasemin’in küllüğe bıraktığı sigaralığı aldı, iştahlı ve derin bir duman çekti. Yasemin şimdi daha sakin, ama buz gibi bir ses tonuyla asıl neşteri vurdu: "Uğradığın ihanetlerin mimarı sensin. Çünkü her şeyin faili olmanın suçluluğu ile yaşamanın ağırlığını taşımak yerine, kurban olmanın hafifliğinde konfor buluyorsun."
İkra şaşkınlık ve yenilmişlik içinde kalakaldı. "Bana karşı bu kadar dolu olduğunu bilmiyordum. İlk başta da hiç bilememiştim... Çünkü asla gerçek duygularını göstermiyorsun. Beni sevmen için kaybetmen mi gerekiyordu?" Yasemin yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ne bir öfke, ne de bir üzüntü vardı. "Hala savunmadasın," diyerek arkasına bakmadan odadan çıktı.
İkra gözlerini kapattı. Siyah mürekkebin üzerinde beyaz kabarcıklar yüzüyordu. Kabarcıkların patlamasını seyrederken hücrenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İnfaz koruma memurunun sesi soğuk betonlara çarptı: "Hadi gözün aydın. Tahliyesin." İkra istifini bozmadı. Ayağa kalkarken gözü, yerdeki o kanlı surata kaydı. İki zeytin, dört salatalık dilimi ve vişne reçelinden yapılmış o cansız yüz, doğrudan ona bakıyordu. Gardiyan sabırsızca anahtarlığı duvara vurdu. "Şu yerdeki artıklarını toparla!" İkra derin bir nefes aldı. İçeriden çıkıyordu çıkmasına ama, o artıkların oluşturduğu cinayet mahallini, faili olduğu o hayatları sonsuza dek bu hücrede bırakıp bırakamayacağından emin değildi. Ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü.
şu öykülerini lütfen kitaplaştırır mısın başucumda seni okuyarak uyumak istiyorum
YanıtlaSilçalışmalarımı sürdürüyorum, ilginiz için teşekkür ederim
SilElinize sağlık…
YanıtlaSilteşekkür ederim
Sil