Asıl Felaket, Doğmuş Olmaktır
Beyazıt Camii’nin etrafındaki sahafların birindeyim. Üzerimdeki kum rengi keten gömlek, aynı renk ve kumaştaki bol pantolon, başımda kocaman bir balıkçı şapkası, gözlerimi örten kemik çerçeveli kahverengi camlı gözlüklerim ile tozlu rafların arasında hazine arayan bir define avcısı gibi görünüyorum. Yoğun bir haz ile kendimi kaybetmişçesine rafları karıştırırken, soluduğum kutsal toz taneleri astımımı yeterince azdırmış olmalı ki, tetiklenen öksürük kriziyle kaburgalarıma giren bir kramp belimi büktü. Boğazıma urgan geçirilip, altımdaki tabureye tekme atılmış, ancak ayak parmak uçlarım halen yere uzanabiliyormuşçasına boğulurken, omzuma yumuşak bir el dokundu.
Söylediği şeyi anlayamadım. Bulanık gözlerimi araladığımda, bir çift makosen, gri pileli bilek boyu bir etek ve rahmetli büyükanneminkileri gibi kusursuzca yaşlanmış bir elin tuttuğu su şişesi ile karşılaştım. Titreyen ellerimle şişeyi aldım, doğruldum ve dibine kadar içtim. Boğazımdaki gıcık geçmemişti ancak daha iyi hissediyordum. Mavi gömlekli, bembeyaz saçlı, yüzünde yorgun bir tebessüm olan yaşlı hanımefendiye kısık bir sesle, “Teşekkür ederim” dedim.
Gülümsedi. “Sanırım artık bırakman gerekiyor.” “Bıraktım zaten. Ortamın havasızlığı ve tozdan dolayı oldu.”
Elini göğsüme bastırdı. “Kendini sana layık görmeyen insanlar için üzülmeyi bırakmalısın.”
Garipsedim. Kaşlarımı çattım, dokunmasından rahatsız olduğumu belli etmek adına göğsümdeki eline baktım. Söylediği şey ciğerime dokunmuştu. Aklımı okurmuşçasına devam etti: “Yanlış insanlara verdiğin değerin bedelini ciğerlerinden ödersin.”
Yanağımı okşadı. Bu kadar temas fazlaydı. “Doktorsunuz galiba? Su için teşekkür ederim.”
İlerlemeye çalıştım ama tam yanından geçecekken, incelediğim raftan hiç dikkatimi çekmeyen bir kitap çekti ve bana uzattı. Nazikçe aldım. “Eroin Güncesi. Daha önce duymuştum, ancak okuma fırsatım olmadı. Üstelik birinci baskı! Harika, altın değerinde!”
Buruk bir şekilde gülümsedi. “Kanat benim tıp fakültesinden sınıf arkadaşımdı. Potansiyeli yüksek bir kadındı. Yazık etti kendine.”
Biraz daha öksürdüm. “Ne oldu ki?”
Yüzünü astı, yorgun sesiyle fısıldadı: “Beyoğlu Sineması'nın tuvaletinde altın vuruşla canına kıydı.”
Sayfaları karıştırmaya başladım. Kadın da konuşmaya devam ediyordu ama içtiğim suyun etkisi geçmiş olacak ki, tekrar boğulmaya başladım. Gözlerim cümlelerin arasında savruluyordu. Ciğerlerim ve boğazım acıdan uyuşmaya başladı. Kadının bulanık sesi dışarıdaki esnafın gürültüsüne karışıyordu. Terden yapış yapış oldum. Bilincim kapanırken derin bir nefes aldım ve ağır ağır vermeye başladım. Kendimi gri bir bulutun içerisindeki yağmur damlası gibi hissediyordum. Kurak toprakta yeşermeye çalışan bir krizantemin üzerine düşmeyi arzuluyordum.
Bir el, etrafımdaki dumanı dağıtarak bana bira şişesi uzattı. Karşımda esmer, zayıf, güleç yüzlü bir kız vardı. “İçine Akineton attım. İç biraz, hem boğazına iyi gelir hem de kafan yükselir.”
Soğuk biradan bir yudum aldım. Rahatlamıştım. Elimdeki sigaralığı kıza uzattım. “Ben Merih.” “Güzel isim, ben de Kanat.”
Sigaralıktan derin bir nefes çekti. “Biliyor musun, Küçük İskender Gözlerim Sığmıyor Yüzüme kitabını bu evde yazmış.” “Bütün yazarlar ve şairler ilk kitaplarını Cihangir’de yazıyor.” “Sen yazıyor musun?”
Sigaralığı bana uzattı. “Arkadaşımla beraber İki Şizofren Kızın Güncesi adında bir roman yazıyoruz. Ama sadece önsözünü yazabildik. Öykülerim ve şiirlerim de var.” “Okumak isterim.”
O sırada kapıdan tanımadığım, uzun saçlı, deri ceketli, kemerine pager iliştirmiş biri girdi. Kanat birden ayağa fırladı. “Sonunda Tarık! Getirdin mi?”
Huzursuz hissediyordum. Tarık ölü balık gibi bakıyordu. “Getirdim.” “Ne oluyor?” “Eroin deneyeceğiz.”
Ayağa kalktım, bağırdım: “Siz kafayı mı yediniz! Üç arkadaşımı kaybettim bu bok yüzünden. Hani hayallerin vardı, yazar olacaktın. Bu kafayla bir bok olamazsın!”
Kanat sinirlendi. “Sen kim oluyorsun ya! İstediğimi yaparım. Ayrıca hayal kurmak çamaşır suyu içmek kadar zor!”
Kanat’a yaklaşıp elini tuttum. “Şimdi bir karar vermen gerekiyor. Eğer şu an bunu kullanırsan, hayatın geri dönülmez bir şekilde mahvolacak. Bunu elde etmek için burun kıvırdığın her şeyin kölesi olacaksın. Ortamı bozmak istemiyorum ama içimde seninle ilgili değişik bir his var. Lütfen, burada bir sınır çizebilirsin.”
Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. İçimden bir his, ona engel olmam gerektiğini söylüyordu. Tarık araya girdi: “Cigara senin kafanı bulandırmış dostum. Karışma, onun kendi hayatı.” “Siktir git, amına koyduğumun yamyamı. Ben biliyorum sizin gibileri. Genç kızları ağınıza düşürüp sömürmek için eroini kullanıyorsunuz.”
Tarık sakince bana yaklaştı. Bir şey söyleyecek sandım ancak bir anda burnuma sert bir kafa attı. Kemiğimin kırıldığını duydum. Gözlerim kararırken elimi burnuma götürdüm. Gözlerimi tekrar açtığımda avucum kan içerisindeydi. Karşılık vermek için omzumu gerdiğimde metalik parıltı gözlerime çarptı. Ardından göğsümün ortasında derin bir sızı hissettim. Nefesim kesildi. Tarık beni itti, yere düştüm. Bıçaklanmıştım.
Kanat bağırmaya başladı: “Ne yaptın sen! Ne yaptın orospu çocuğu!”
Ortamdaki diğer insanlar araya girdi, Tarık hızla evi terk etti. Kanat yanaklarımı tuttu. “Özür dilerim. Özür dilerim. Sakin ol. Seni kurtaracağız.”
Göğsümdeki sızının şiddeti giderek artıyordu. Etrafımda tanımadığım birçok endişeli yüz vardı. Birisinin çevirmeli telefonla ambulans çağırmaya çalıştığını duyuyordum. Tavandaki sarı ampulün ışığı gözlerimi alıyordu. Gözlerimi kapattım. Yine de karanlık değildi. Bilinçaltımdaki gün batımını izliyor gibiydim. Ruhum gündüzünü terk ediyordu. Çatlak dudaklarımın arasından almaya çalıştığım her nefes boğazımda tıkanıyordu. Kalabalığın sesi tekinsiz uğultulara dönüşüyordu. Gözlerimi açmaya korkarken omzuma dokunan bir el. “İyi misin?”
Gözlerimi açtım. Karşımda ünlü yazar ve doktor Kanat Güner duruyordu. “Sanırım spot ışığından rahatsız oldum. Ve burası çok boğucu.”
Kanat Hanım önümdeki sürahiden bir bardak su doldurup bana uzattı. Bir yudum içtim. Teşekkür ettim.
Gülümsedi. Yaşlı elini elimin üzerine koydu ve arkadaki gençlerden birine seslendi: “Işıkları biraz kısar mısınız ve klimaları kontrol eder misiniz? Burası çok sıcak.”
Benim ilk kitabım Dua İletkenlerine Anjiyo yeni çıkmıştı. Onunsa on üçüncü kitabı Eroin Güncesi raflardaydı. Ben genç bir yazar olarak, o ise tecrübeli yazar olarak bu söyleşide yer alıyorduk. Kitaplarımızın ortak teması, ikimizin buluşma noktası olmuştu. Bu nedenle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki psikiyatri öğrencilerine “İntiharla Yaşamanın Karşı Konulmaz Hazzı” konulu bir söyleşi veriyorduk. Kanat Hanım mikrofonu düzeltti. “İyiysen devam edelim.”
Beyaz saçlarını ensesine doğru savurdu. “Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim!”
Salon gülüştü. Öğrencilerden biri sordu: “Neden böyle düşünüyorsunuz?”
Kanat Hanım bana döndü. “Cevabı Merih Bey versin, ben de beş dakika müsaadenizi isteyeyim.”
Önümdeki mikrofonu kendime doğru çektim. “Hayatımızın en büyük felaketi doğmuş olmaktır. Özellikle de ait hissetmediğimiz bir ailenin psikolojik ve fiziksel şiddet gören bir evladıysak. Bir doğuma engel olabiliriz ama ölü doğan bir bebeği yaşama bağlı tutamayız.”
Birkaç soru aldıktan sonra gözüm Apple Watch’ıma takıldı. Epey zaman geçtiğini fark ettim ve söyleşiyi sonlandırdım. Salonun dışındaki çocuklardan birine yöneldim. “Kanat Hanım’ı gördünüz mü? Nereye gitti?” “Lavabonun yerini sordu en son.”
Tuvalete doğru gittim. Kanat Hanım kalkalı otuz dakikadan fazla olmuştu. Kadınlar tuvaletinin kapısına vurdum. “İçeride kimse var mı?”
Cevap gelmedi. Bir uyarı daha yapıp içeri girdim. Kabinlerin kapısına vurmaya başladım. “Kanat Hanım! Kanat Hanım!”
Kilitli tek bir kabin vardı. Yanındaki kabine girdim, klozetin kapağını kapatıp üzerine çıktım. Kanat Hanım’ın başı peçeteliğin üzerine düşmüş, ağzından sarı köpükler çıkıyordu. Hemen kapısını kırdım. Boynundaki fuları koluna dolanmıştı. Yerde yanmış bir kaşık vardı. Fuları çektim, Kanat’ın kolunda şırınga takılı kalmıştı. Kabinden dışarı çıktım, arkamdaki aynaya döndüm. Cebimden bir sigara çıkardım. Kanat’ın aynaya yansıyan ölü bedenini seyrederken sigaramı yaktım.
“Demek ki sürece yapılan hiçbir müdahale sonucu değiştirmiyor.”
Sigarayı aynadaki yansımamın sol gözüne bastırdım, köz sönene dek sağ gözüme doğru sürükledim. Siyah kül, iki gözümün üzerini örttü.
Söylediği şeyi anlayamadım. Bulanık gözlerimi araladığımda, bir çift makosen, gri pileli bilek boyu bir etek ve rahmetli büyükanneminkileri gibi kusursuzca yaşlanmış bir elin tuttuğu su şişesi ile karşılaştım. Titreyen ellerimle şişeyi aldım, doğruldum ve dibine kadar içtim. Boğazımdaki gıcık geçmemişti ancak daha iyi hissediyordum. Mavi gömlekli, bembeyaz saçlı, yüzünde yorgun bir tebessüm olan yaşlı hanımefendiye kısık bir sesle, “Teşekkür ederim” dedim.
Gülümsedi. “Sanırım artık bırakman gerekiyor.” “Bıraktım zaten. Ortamın havasızlığı ve tozdan dolayı oldu.”
Elini göğsüme bastırdı. “Kendini sana layık görmeyen insanlar için üzülmeyi bırakmalısın.”
Garipsedim. Kaşlarımı çattım, dokunmasından rahatsız olduğumu belli etmek adına göğsümdeki eline baktım. Söylediği şey ciğerime dokunmuştu. Aklımı okurmuşçasına devam etti: “Yanlış insanlara verdiğin değerin bedelini ciğerlerinden ödersin.”
Yanağımı okşadı. Bu kadar temas fazlaydı. “Doktorsunuz galiba? Su için teşekkür ederim.”
İlerlemeye çalıştım ama tam yanından geçecekken, incelediğim raftan hiç dikkatimi çekmeyen bir kitap çekti ve bana uzattı. Nazikçe aldım. “Eroin Güncesi. Daha önce duymuştum, ancak okuma fırsatım olmadı. Üstelik birinci baskı! Harika, altın değerinde!”
Buruk bir şekilde gülümsedi. “Kanat benim tıp fakültesinden sınıf arkadaşımdı. Potansiyeli yüksek bir kadındı. Yazık etti kendine.”
Biraz daha öksürdüm. “Ne oldu ki?”
Yüzünü astı, yorgun sesiyle fısıldadı: “Beyoğlu Sineması'nın tuvaletinde altın vuruşla canına kıydı.”
Sayfaları karıştırmaya başladım. Kadın da konuşmaya devam ediyordu ama içtiğim suyun etkisi geçmiş olacak ki, tekrar boğulmaya başladım. Gözlerim cümlelerin arasında savruluyordu. Ciğerlerim ve boğazım acıdan uyuşmaya başladı. Kadının bulanık sesi dışarıdaki esnafın gürültüsüne karışıyordu. Terden yapış yapış oldum. Bilincim kapanırken derin bir nefes aldım ve ağır ağır vermeye başladım. Kendimi gri bir bulutun içerisindeki yağmur damlası gibi hissediyordum. Kurak toprakta yeşermeye çalışan bir krizantemin üzerine düşmeyi arzuluyordum.
Bir el, etrafımdaki dumanı dağıtarak bana bira şişesi uzattı. Karşımda esmer, zayıf, güleç yüzlü bir kız vardı. “İçine Akineton attım. İç biraz, hem boğazına iyi gelir hem de kafan yükselir.”
Soğuk biradan bir yudum aldım. Rahatlamıştım. Elimdeki sigaralığı kıza uzattım. “Ben Merih.” “Güzel isim, ben de Kanat.”
Sigaralıktan derin bir nefes çekti. “Biliyor musun, Küçük İskender Gözlerim Sığmıyor Yüzüme kitabını bu evde yazmış.” “Bütün yazarlar ve şairler ilk kitaplarını Cihangir’de yazıyor.” “Sen yazıyor musun?”
Sigaralığı bana uzattı. “Arkadaşımla beraber İki Şizofren Kızın Güncesi adında bir roman yazıyoruz. Ama sadece önsözünü yazabildik. Öykülerim ve şiirlerim de var.” “Okumak isterim.”
O sırada kapıdan tanımadığım, uzun saçlı, deri ceketli, kemerine pager iliştirmiş biri girdi. Kanat birden ayağa fırladı. “Sonunda Tarık! Getirdin mi?”
Huzursuz hissediyordum. Tarık ölü balık gibi bakıyordu. “Getirdim.” “Ne oluyor?” “Eroin deneyeceğiz.”
Ayağa kalktım, bağırdım: “Siz kafayı mı yediniz! Üç arkadaşımı kaybettim bu bok yüzünden. Hani hayallerin vardı, yazar olacaktın. Bu kafayla bir bok olamazsın!”
Kanat sinirlendi. “Sen kim oluyorsun ya! İstediğimi yaparım. Ayrıca hayal kurmak çamaşır suyu içmek kadar zor!”
Kanat’a yaklaşıp elini tuttum. “Şimdi bir karar vermen gerekiyor. Eğer şu an bunu kullanırsan, hayatın geri dönülmez bir şekilde mahvolacak. Bunu elde etmek için burun kıvırdığın her şeyin kölesi olacaksın. Ortamı bozmak istemiyorum ama içimde seninle ilgili değişik bir his var. Lütfen, burada bir sınır çizebilirsin.”
Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. İçimden bir his, ona engel olmam gerektiğini söylüyordu. Tarık araya girdi: “Cigara senin kafanı bulandırmış dostum. Karışma, onun kendi hayatı.” “Siktir git, amına koyduğumun yamyamı. Ben biliyorum sizin gibileri. Genç kızları ağınıza düşürüp sömürmek için eroini kullanıyorsunuz.”
Tarık sakince bana yaklaştı. Bir şey söyleyecek sandım ancak bir anda burnuma sert bir kafa attı. Kemiğimin kırıldığını duydum. Gözlerim kararırken elimi burnuma götürdüm. Gözlerimi tekrar açtığımda avucum kan içerisindeydi. Karşılık vermek için omzumu gerdiğimde metalik parıltı gözlerime çarptı. Ardından göğsümün ortasında derin bir sızı hissettim. Nefesim kesildi. Tarık beni itti, yere düştüm. Bıçaklanmıştım.
Kanat bağırmaya başladı: “Ne yaptın sen! Ne yaptın orospu çocuğu!”
Ortamdaki diğer insanlar araya girdi, Tarık hızla evi terk etti. Kanat yanaklarımı tuttu. “Özür dilerim. Özür dilerim. Sakin ol. Seni kurtaracağız.”
Göğsümdeki sızının şiddeti giderek artıyordu. Etrafımda tanımadığım birçok endişeli yüz vardı. Birisinin çevirmeli telefonla ambulans çağırmaya çalıştığını duyuyordum. Tavandaki sarı ampulün ışığı gözlerimi alıyordu. Gözlerimi kapattım. Yine de karanlık değildi. Bilinçaltımdaki gün batımını izliyor gibiydim. Ruhum gündüzünü terk ediyordu. Çatlak dudaklarımın arasından almaya çalıştığım her nefes boğazımda tıkanıyordu. Kalabalığın sesi tekinsiz uğultulara dönüşüyordu. Gözlerimi açmaya korkarken omzuma dokunan bir el. “İyi misin?”
Gözlerimi açtım. Karşımda ünlü yazar ve doktor Kanat Güner duruyordu. “Sanırım spot ışığından rahatsız oldum. Ve burası çok boğucu.”
Kanat Hanım önümdeki sürahiden bir bardak su doldurup bana uzattı. Bir yudum içtim. Teşekkür ettim.
Gülümsedi. Yaşlı elini elimin üzerine koydu ve arkadaki gençlerden birine seslendi: “Işıkları biraz kısar mısınız ve klimaları kontrol eder misiniz? Burası çok sıcak.”
Benim ilk kitabım Dua İletkenlerine Anjiyo yeni çıkmıştı. Onunsa on üçüncü kitabı Eroin Güncesi raflardaydı. Ben genç bir yazar olarak, o ise tecrübeli yazar olarak bu söyleşide yer alıyorduk. Kitaplarımızın ortak teması, ikimizin buluşma noktası olmuştu. Bu nedenle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki psikiyatri öğrencilerine “İntiharla Yaşamanın Karşı Konulmaz Hazzı” konulu bir söyleşi veriyorduk. Kanat Hanım mikrofonu düzeltti. “İyiysen devam edelim.”
Beyaz saçlarını ensesine doğru savurdu. “Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim!”
Salon gülüştü. Öğrencilerden biri sordu: “Neden böyle düşünüyorsunuz?”
Kanat Hanım bana döndü. “Cevabı Merih Bey versin, ben de beş dakika müsaadenizi isteyeyim.”
Önümdeki mikrofonu kendime doğru çektim. “Hayatımızın en büyük felaketi doğmuş olmaktır. Özellikle de ait hissetmediğimiz bir ailenin psikolojik ve fiziksel şiddet gören bir evladıysak. Bir doğuma engel olabiliriz ama ölü doğan bir bebeği yaşama bağlı tutamayız.”
Birkaç soru aldıktan sonra gözüm Apple Watch’ıma takıldı. Epey zaman geçtiğini fark ettim ve söyleşiyi sonlandırdım. Salonun dışındaki çocuklardan birine yöneldim. “Kanat Hanım’ı gördünüz mü? Nereye gitti?” “Lavabonun yerini sordu en son.”
Tuvalete doğru gittim. Kanat Hanım kalkalı otuz dakikadan fazla olmuştu. Kadınlar tuvaletinin kapısına vurdum. “İçeride kimse var mı?”
Cevap gelmedi. Bir uyarı daha yapıp içeri girdim. Kabinlerin kapısına vurmaya başladım. “Kanat Hanım! Kanat Hanım!”
Kilitli tek bir kabin vardı. Yanındaki kabine girdim, klozetin kapağını kapatıp üzerine çıktım. Kanat Hanım’ın başı peçeteliğin üzerine düşmüş, ağzından sarı köpükler çıkıyordu. Hemen kapısını kırdım. Boynundaki fuları koluna dolanmıştı. Yerde yanmış bir kaşık vardı. Fuları çektim, Kanat’ın kolunda şırınga takılı kalmıştı. Kabinden dışarı çıktım, arkamdaki aynaya döndüm. Cebimden bir sigara çıkardım. Kanat’ın aynaya yansıyan ölü bedenini seyrederken sigaramı yaktım.
“Demek ki sürece yapılan hiçbir müdahale sonucu değiştirmiyor.”
Sigarayı aynadaki yansımamın sol gözüne bastırdım, köz sönene dek sağ gözüme doğru sürükledim. Siyah kül, iki gözümün üzerini örttü.
Oykulerın cok guzel yazmaya devam et!!
YanıtlaSilTeşekkür ederim, ölene dek yazacağım!!!
Sil