ICD-11:6D10.5 (Öykü)
Islak kumların üzerindeki ayak izleri, yankılanarak köpüren dalgalarla beraber kesiliyordu. İzlerin başladığı yerde, inandığı her şeyin yalan olduğu gerçekliği ile ilk kez yüzleşmişçesine pastel mavisi denizi seyreden, siyah paltolu bir adam duruyordu. O adam denize doğru giden adımların sahibi değildi. Öyleyse dalgalar bir cinayetin ya da bir intiharın delillerini yok etmeye çalışıyor olmalıydı.
Tanımış olmaktan iğrendiğim bir hissi hatırlatan bu akrilik tablodaki detayları incelerken, terapistim Aybüke Hanım, tenor saksafonu anımsatan sesiyle, “Duygularını sorgulayıp gerçek olmadıklarına karar verdiğinde, neden hala inanmadığın bir şeyin içinde olmaya devam ediyorsun?” diye sordu.
Düşünmeden cevap verdim: “İpleri koparan taraf olmak istemiyorum.”
“Yani bir ilişkiyi bitirmenin sorumluluğunu almak istemiyorsun? Kopuş sürecini olgunlaştırmak için ilişkiyi sabote etmeye başlıyorsun ve karşı tarafın ayrılık kararı almasını sağlayarak onu suçlu hissettiriyorsun?”
Yanaklarımdaki sinirler yanmaya başladı ve gözlerim yaşardı. Tırnaklarımı birbirlerinin içerisine sokmaya başladım. “Onları seviyordum. Ama onlar beni benim onları sevdiğim kadar sevmiyorlardı ve beni terk edeceklerdi. Ben sevdiğim insanları kaybettim.”
“Duha, şu an oyuncağını kaybetmiş bir çocuğa benziyorsun. Hatta oyuncağının kafasını koparmış ve onu bozduğu için ağlayan şımarık bir çocuğa. Sen sevdiğin insanları değil, oynamaktan sıkıldığın için parçalayıp camdan dışarı fırlattığın oyuncaklarını kaybettiğin için üzülüyorsun. Çocukken en sevdiğin oyuncağın neydi?”
Terapiye başlamamın bana iyi geleceğini zannediyordum. Berbat hissediyorum. Gözümü kapıya çevirdim ve umursamaz bir şekilde, “Pelüş bir fil,” diye cevap verdim.
“O fil ile olan hikayeni anlatır mısın?”
“1999 depreminden sonraydı. Çadırda kalıyorduk. Babam bir çuval oyuncak getirmişti. Hepsini yere döktüm. En büyükleri o gri fildi. Yumuşacıktı. Kendime oyuncaklar için bir dünya yaratmıştım. Tanrı gibiydim. Onlara roller biçiyordum. Hikayeler uyduruyordum ve onları konuşturuyordum. Fil onların peygamberiydi. Diğer oyuncaklara benim verdiğim görevleri yaptırıyordu. Onunla uyuyordum. Bir sabah sancılı bir kaşıntıyla uyandım. Yüzümde, boynumda, kollarımda küçük kırmızı kabarcıklar oluşmuştu ve canım çok yanıyordu. Ağlamaya başladım. Annemler uyandı ve vücudumu incelediler. Babam oyuncağımın üzerinde tahtakuruları olduğunu söyledi. Ben de sinirlenip onu sobanın içerisine attım. Onun eriyişini izledim. O gün babam bütün pelüş oyuncaklarımı götürdü. Ben de zaten bir daha oyuncaklarla oynamadım.”
“Onu ateşe atarken ne hissettin?”
Bu soru, inanılmaz bir şekilde beni o eski ana götürdü. İliklerime kadar hissediyordum. “Artık kirlendiğini ve beni sevmediğini.”
Aybüke Hanım önündeki ajandaya notlar alırken, “Aynı hissi en son ne zaman hissettin?” diye sordu.
Gözlerimi duvardaki tabloya çevirdim. İçim burkuldu. Ardından kapıya baktım. Yorgun bir sesle, “Kendimi iyi hissetmiyorum. Bugün erken bitirsek olur mu?” dedim.
Aybüke Hanım kalemini bıraktı ve iki elini de masasının üzerine koydu. “Peki. Bu haftaki ödevin; bir dua çiçeği almanı istiyorum. Bu bitkinin bakımını araştırmanı ve onu büyütmeni istiyorum. Ama internetten sipariş etmemelisin. Alacağın yere gidip bizzat görmeni, dokunmanı, hissetmeni ve bağ kurmanı istiyorum.”
Ayağa kalktım, “Teşekkür ederim, haftaya görüşmek üzere,” diyerek odadan çıktım. Bunun bir saçmalık olduğunu düşünsem de, telefonumu çıkardım ve internetten şehirdeki süs bitkisi satan fidancıları araştırmaya başladım.
Tanımış olmaktan iğrendiğim bir hissi hatırlatan bu akrilik tablodaki detayları incelerken, terapistim Aybüke Hanım, tenor saksafonu anımsatan sesiyle, “Duygularını sorgulayıp gerçek olmadıklarına karar verdiğinde, neden hala inanmadığın bir şeyin içinde olmaya devam ediyorsun?” diye sordu.
Düşünmeden cevap verdim: “İpleri koparan taraf olmak istemiyorum.”
“Yani bir ilişkiyi bitirmenin sorumluluğunu almak istemiyorsun? Kopuş sürecini olgunlaştırmak için ilişkiyi sabote etmeye başlıyorsun ve karşı tarafın ayrılık kararı almasını sağlayarak onu suçlu hissettiriyorsun?”
Yanaklarımdaki sinirler yanmaya başladı ve gözlerim yaşardı. Tırnaklarımı birbirlerinin içerisine sokmaya başladım. “Onları seviyordum. Ama onlar beni benim onları sevdiğim kadar sevmiyorlardı ve beni terk edeceklerdi. Ben sevdiğim insanları kaybettim.”
“Duha, şu an oyuncağını kaybetmiş bir çocuğa benziyorsun. Hatta oyuncağının kafasını koparmış ve onu bozduğu için ağlayan şımarık bir çocuğa. Sen sevdiğin insanları değil, oynamaktan sıkıldığın için parçalayıp camdan dışarı fırlattığın oyuncaklarını kaybettiğin için üzülüyorsun. Çocukken en sevdiğin oyuncağın neydi?”
Terapiye başlamamın bana iyi geleceğini zannediyordum. Berbat hissediyorum. Gözümü kapıya çevirdim ve umursamaz bir şekilde, “Pelüş bir fil,” diye cevap verdim.
“O fil ile olan hikayeni anlatır mısın?”
“1999 depreminden sonraydı. Çadırda kalıyorduk. Babam bir çuval oyuncak getirmişti. Hepsini yere döktüm. En büyükleri o gri fildi. Yumuşacıktı. Kendime oyuncaklar için bir dünya yaratmıştım. Tanrı gibiydim. Onlara roller biçiyordum. Hikayeler uyduruyordum ve onları konuşturuyordum. Fil onların peygamberiydi. Diğer oyuncaklara benim verdiğim görevleri yaptırıyordu. Onunla uyuyordum. Bir sabah sancılı bir kaşıntıyla uyandım. Yüzümde, boynumda, kollarımda küçük kırmızı kabarcıklar oluşmuştu ve canım çok yanıyordu. Ağlamaya başladım. Annemler uyandı ve vücudumu incelediler. Babam oyuncağımın üzerinde tahtakuruları olduğunu söyledi. Ben de sinirlenip onu sobanın içerisine attım. Onun eriyişini izledim. O gün babam bütün pelüş oyuncaklarımı götürdü. Ben de zaten bir daha oyuncaklarla oynamadım.”
“Onu ateşe atarken ne hissettin?”
Bu soru, inanılmaz bir şekilde beni o eski ana götürdü. İliklerime kadar hissediyordum. “Artık kirlendiğini ve beni sevmediğini.”
Aybüke Hanım önündeki ajandaya notlar alırken, “Aynı hissi en son ne zaman hissettin?” diye sordu.
Gözlerimi duvardaki tabloya çevirdim. İçim burkuldu. Ardından kapıya baktım. Yorgun bir sesle, “Kendimi iyi hissetmiyorum. Bugün erken bitirsek olur mu?” dedim.
Aybüke Hanım kalemini bıraktı ve iki elini de masasının üzerine koydu. “Peki. Bu haftaki ödevin; bir dua çiçeği almanı istiyorum. Bu bitkinin bakımını araştırmanı ve onu büyütmeni istiyorum. Ama internetten sipariş etmemelisin. Alacağın yere gidip bizzat görmeni, dokunmanı, hissetmeni ve bağ kurmanı istiyorum.”
Ayağa kalktım, “Teşekkür ederim, haftaya görüşmek üzere,” diyerek odadan çıktım. Bunun bir saçmalık olduğunu düşünsem de, telefonumu çıkardım ve internetten şehirdeki süs bitkisi satan fidancıları araştırmaya başladım.
Çok uykum var aslında ama bi paylaşımını gördüm ve bi hikayeni okudum. Sonra bi tane daha ve bi tane daha … dürüst olmak gerekirse öykü okumayı pek sevmem ama okuduklarımı tabiri caizse içtim :) Eline sağlık
YanıtlaSilDeğerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bu geri dönüşler beni çok mutlu ediyor. İyi ki varsınız.
Sil