Kayıtlar

İyiliğin Rahmi

Ambiyansın bulanıklığını reayanın titrek frekanslarına borçluyuz; korkunun kolektif bir titreşime dönüşerek havada asılı kaldığı bir çağda, biz ekselanslar da bu ahvalin hem müsebbibi hem mücrimiyiz. Transhümanizasyon süreci, ahlaki çürümenin rehavetinde bir gövde gösterisi gibi başladı. Vicdan terazisi bu denli sapmışken, kitlesel letarjiden şikayet etmek yerine bir an olsun kendimize dönüp, kavuklarımızı önümüze koyarak düşünmeliyiz. Zira ilkin, eylemsiz hakanı şeytan diye yaftalayıp meydanın ortasında taşlamalıyız; çünkü arınma, çoğu zaman bir günah keçisi yaratmayı gerektirir. Ve biz, sonuçlardan kaçamayacağımızı bile bile, yine de o taşı avucumuzda sıkıca tutmalıyız. Evvelce merhametten yoksun, necis tövbekarların dahi sessiz yalvarışlarına kulak kabartan Tanrı, şimdi yüz binlerce mazlumun çığlıklarla yücelen dualarını işitemeyecek kadar ihtiyarlamış olmalı. Aksi takdirde, uğruna baş vurulacak kadar kutsiyet atfedilen o fantastik kurguların abası, olsa olsa insan elinden çıkma dev...

Mutlak Karanlık

Dijital çağın en yaygın hastalığı, neonatal aleksitimidir. Yalnızca düşlem hacmi dar beyinler, koşulsuzca uyum sağlamaya eğilimlidir. Şüphesiz ki birçoğu bu uğurda en işlevli uzuvlarının yontulmasından kaçınmamıştır. Onlar söylenilenleri dinlemiş, gösterilenleri izlemiş, dayanılmaz iticiliğini benimseyen çoğunluğun acımasız hiyerarşisinde hayatta kalmayı başaran bir rol model belirlemiş ve yaptıklarını tekrarlamış. Muhafaza edilmiş deneyimler, istatistiksel olarak meydana gelmesi mümkün olan tehlikelere karşı önlem almayı sağlarken, o tehlikelerin hiçbir koşulda üstesinden gelinemeyeceğini de şartlar. Oysaki başarmak için risk almak şarttır. Işığın, üzerine düştüğü her şeye tayin ettiği anlamı koşulsuzca kabul edenler, hakikati görebildiğinin iddiasında bulunmamalı. Işığın belirlediği sınırları aşamıyorsunuz, ışığın yansıttığı yüzlerden kendinizi alamıyorsunuz, ışığın gösterdiği detaylar ile durmadan yanlış arıyorsunuz. Işıklar söndüğünde, herkes özgür kalacak.

Otopsi Raporu / 24.10.2022

Tanrı, bulutları buladı kanvasının sırtına, ardından da toprakta biten sırça çocukları... Hepsinin rengarenk saçları vardı. Kimisinin düz, kimisinin kıvırcık, kimisinin dalgalıydı. Tanrı, şeytanın kanatlarından yolunan birkaç kızıl tüy ile teşkil ettiği fırçayı, önündeki bakır kasenin içerisindeki cehenneme daldırdı. Izdıraba bulanan fırça ile köpüren bulutların eteklerine kurşuni katreler bıraktı. Diriga! Nasibini almayan var mı, anlamsızlığın amatör revizeleriyle harcanan vakitten? Kur'an'dan, İncil'den, Eski ve Yeni Ahit'ten? Henüz 13 yaşlarında, zihninin kuytu sokaklarında gaip bir çocukken, eli sopalı âlimler tenkide kapalı bir şekilde bana söz ederdi sahihten. Varlığıma anlam ararken alt dudağıma takılan bir oltanın beni sürüklediği ilk kelime -ikra- oldu. Babam vaiz ol dedi, annem hafız. Okudum soldan sağa, anlamlar nakıs. Çevirdim başa... Sağdan sola göz çektim, cümle oldu nakız. Dilime mürekkep bandım, cemaati karşıma aldım. Ben anlattım anladığımı, oldu adım h...

Kimsesizler Mezarlığı

Altımdaki ırmak köpürüyor. Yüzeyi yağlı mürekkep karası. Sağ tarafımda gövdesini alevlerin sardığı çürük ağaçların çığlıkları yankılanıyor. Ben yaktım orayı. Sol tarafım insan etine temas ettiği an eriten mavi bir bataklıktan ibaret. Ortadayım. Osteoporozlu bir köprünün üzerinde dişlerime sıkıştırıyorum parmaklarımı. Benim hiç tırnaklarım uzamadı. Çünkü doğduğumdan beri stres yaşamadığım tek bir gün dahi olmadı. O yüzden yakanızda görmek istemiyorum gülümsediğim bir fotoğrafı. Mutlu olduğum bir an olmadı. Şayet duyarsan, bu yalnızca söylentidir. Ve hiçbir minare adımı haykıracak kadar görkemli değil. Kırıldı porselen yüzüm. Yabancı gözler her dokunduğunda parçalanıyor ifadelerim. Ellerimle kapattım suratımı. Utanıyorum. Sizden. Ait olmak istediğiniz hiçbir şeye sahip değilim... Anlamazlar hâlden, algılarını bir yaş kandırır mı? Ve bu kadar mutsuz olacağımı bilseydi annem, bana hamileyken kürtaj yaptırırdı.

Dua İletkenlerine Anjiyo

İbrahim’in elindeki taze bilenmiş bıçaktım. Kursağımda kaldı İsmail’in kanı. Üç büyük okyanusu aleve verdim, yedi kıtayı susuz bıraktım. Orta Doğu semalarında kurşunlara göz kırpıyor ilahi görkemi ile parıldayan yıldızım. Son akşam yemeğinde İsa’nın kulağına hainin adını fısıldadım. Varlığının ağırlığını toprağın çatlaklarının arasında yitiren peygamberlerin, fenagâhın dudaklarındaki mühürlü sırrın bekaretini bozmasını sabırla bekledim. Dinlere teb’iz için mezhepler tevlit ettim. Görünmez sınırlar çizdim, üzerlerine sur çektim, artlarına hendekler kazdım, içlerine öksüz cesetler yığdım. Gavrilo Princip’in silahına barut bastım. Öğretilerimi insanlığa bağışlaması için Aleister Crowley’ye mektuplar yazdım. Mar Petyun Keldani Kilisesi’nin bahçesinde bir rahibenin rahim duvarlarına mahdumlarımı sıvadım ay ışığına soyunan gecenin şehvetiyle. İki domuz doğurdu. İsimlerini Adolf ve Josef koydum… Bulut tribünlerinde sineklenen İsrafil’in belindeki kuşakta emaneten taşıdığı sûru çaldım kulak me...

Mon Salai’nin Eteğinin Altındaki El

Yürüyemiyorum, ayaklarıma kesikler bıraktı yengeç kıskaçları. Benimle bir sorununuz mu var? Göğe bakın ve haykırın! Üzerinize kan kusacağım. Soluduğunuz bu kan, kudurtacak aranızdaki viran ruhlu kıskançları. Saydamlığını yitiriyor duvarların, düşüncesizce araladığında çatlak dudakların. Bakın endamına çıplak ruhların. Ben mehib olmak istemiyorum, siz mehbut olmayın. Şüphesiz ki sübjektif ahlaki normları ile yargılamam çağdaş kulları. Müteessir etmek gibi olmasın, din kisvesi altında abd-i gubar olan bağnaz dulların çullarına çakmak tutmalı. Bahse konu riyakarlar tecziye edilirken, emsallerinden ayrı muhakeme olmalı. Ayrıca Peter Singer bir köpek tarafından tecavüze uğramalı. Çöp karıştıran eniğin boynu bir değnek ile kırıldığında ona sarılıp ağladım. Nietzsche’nin meşhur Torino Atı hikâyesindeki kadar dramatik bir an olmadı, elimden kayıp düşerken ucu kanlı sustalı… Melez ulusların seküler vaizleri, buyruğumdur; her birey yalnızca düşsel olmak şartıyla Diyojen kadar ahlaksız olmalı.

Dijital Çağın Modern Buhranı

Ferdaniyetim bir seçim değil. Bu determinist bir yaklaşım olabilir. Zorlanıyorum insanlarla iletişim kurmakta —hem de diplomalı bir iletişimci olmama rağmen. Belki de bu sebeple gözlerime çuvaldız gibi saplanan hataların kaşıntısından odaklanamıyorum beyninin Wernicke alanı dijital restorasyon esnasında doğallığını yitirmiş insanlara. Benim Oğuz Atay gibi anlaşılmamaktan şikâyet etmeye hakkım yok. Çünkü kimseyi anlamaya çalışmadım. Bağlayıcı olarak nitelendirilen her şeyi tattım, hiçbirine alışmadım. Bir gün aynadaki yansımam bana küstü ve bedenime uyguladığım radikal tahavvüllerime rağmen barışmadı. Ona her baktığımda minik parmaklarıyla yüzündeki morlukları kapattı. Bir gece dayanamadım. Porselen bir kül tablasıyla yüzümü kırdım. Parçalanmış suratım haykırdı: “Artık babandan bir farkın kalmadı.”